Fahrenheit 451’in 70. yılına ithafen hazırlanan spekülatif öykü antolojisi Tuhaf Bir Kıvılcım Plüton Yayınları etiketiyle çıktı. Alevlerin İçinden isimli öykümle yer aldığım seçkinin tüm okurlarına keyifli okumalar.
8 Şubat 2025 Cumartesi
25 Aralık 2024 Çarşamba
KISA ÖYKÜ - SON GÜN
‘Geç kaldı’ diye düşündü oturduğu bankın etrafında sağa sola aceleyle koşuşturan güvercinlere bakarak. Avucundaki yemleri onlara doğru fırlattığında güvercinler hemen yemlere doğru hücum ettiler. Sunulan yemekle ilgilenmeyen iri bir erkek güvercin sürekli olarak dişilerden birinin peşinde dolaşıyor, dişi uzaklaştıkça daha da ısrarcı oluyordu. Onları izlerken adamın çizgilerle dolu hüzünlü yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Etraftaki ağaçların dalları ani bir hışırtı ile sallandılar. Serin rüzgar boynundaki kaşkolunu sıkılaştırmasına neden oldu. Kasketini alnına doğru iyice aşağı çekti. Güvercinlerden bazıları uçarak uzaklaştılar.
“Üzgünüm geciktim,” dedi tanıdık bir ses. “Oğlumun acil bir işi vardı, onu hallettikten sonra beni anca getirebildi.” Sesin sahibi yanına oturdu.
“Gençler her zaman meşguldür,” dedi adam gelen arkadaşına.
“Biz de öyleydik herhalde.”
“Herhalde.” Yanyana oturup sessizce güvercinlerin basit dünyasını bir süre seyre daldılar.
“Akşama yağmur yağacak.”
“Öyle görünüyor. “
“Demek yarın ha?”
“Yarın, sabah onda.”
Arkadaşı derin bir nefes çekti. “Bugünün geleceğini hiç düşünmezdim ama biz onu düşünmesek bile zaman bir şekilde geçiyor işte,” dedi. “Oradaki herkesin mutlu olduğunu söylüyorlar.”
“Bunu nasıl bilebilirler ki?”
“Beyin dalgalarını izliyorlarmış.”
Yaşlı adam kafasını salladı. Güvercinlere dalıp gitmişti. ‘Nasıl bundan daha iyi olabilir ki?’ diye düşündü. ‘Şu kırık banka oturmaktan, yaprakların üzerimize düşmesinden, soğuk havayı içimize çekmekten?’ Fakat yapılacak bir şey yoktu, bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Zaten çok fazla prosedür de yoktu. Yetmiş yaşına girmiş olmak tek şarttı, yani geride altmış dokuz yıl bırakmış olmak. “Gerçek anılarla dolu altmış dokuz yıl,” dedi.
“Bir şey mi dedin?”
“Yalnızca sesli düşünüyordum.”
“Düşüncelerimizden başka neyimiz kaldı ki zaten, değil mi? Farkı anlayamayacağımızı söylüyorlar.”
“Bu onu gerçek yapmaz, en derinlerde bir yerlerde biliyor olacağımıza eminim.” Rüzgar bir kez daha soğuk havayı beraberinde getirdiğinde bu sefer iki adam paltolarının yakalarını iyice kaldırdı. “Ne kadar övseler de yarın beni tabuta koyacakları gerçeğini değiştirmiyor bu. Bedenimin içerisinde yavaş yavaş çürüyeceği bir tabut.”
“Bugününü nasıl geçireceksin?”
“Sanırım burada oturmaya devam edeceğim.”
Arkadaşı başını sallayarak onayladı. “Eşlik etmemin bir sakıncası var mı?” diye sordu.
Yaşlı adam gülümsedi. Akşama kadar o ufak, tahta bankta oturup kuşları, gelip geçenleri, parka oynamaya gelen çocukları, ağaç dallarının rüzgara ettikleri eşliği, yaprakların birer birer dallarından kopup süzüle süzüle yere düşmelerini izlediler. Güneş, batarken bir ressamın yapacağı gibi gökyüzünü kızıla boyamıştı. Yaşlı adam hiç bu kadar güzel bir gün batımı görmediğini düşündü, sanki doğa ona veda ediyordu.
“Gitme zamanı,” dedi arkadaşı telefonuna bakarak. “Oğlum beni almaya geldi, seni de eve bırakalım.”
Yaşlı adam gözlerini gökyüzünden ayırmadan “Sanırım ben biraz daha kalacağım,” dedi. “Teşekkür ederim, burada olduğun için. Bugün daha iyi geçemezdi.”
Arkadaşı başını salladı, arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaştı. Seneye bugünlerde kendisinin zamanı gelecekti. O zaman onun yanında da son gününü birlikte geçireceği birisi olacak mıydı acaba?
***
Oğlunun sabırsızlığını görebiliyordu, doktorun yapmacık beden diliyle desteklediği sahte heyecanını da. “Size imreniyorum, az sonra kişisel cennetinize kavuşacaksınız. Benim hala iple çektiğim on beş yılım var,” diyordu doktor bir pazarlamacının gülümsemesi ile.
“Her hafta seni görmeye geleceğiz,” dedi oğlu, eşi yanında duruyordu. “Geldiğimizi bilmiyor olacaksın belki ama yine de geleceğiz.”
“Böyle bir oğlunuz ve gelininiz olduğu için çok şanlısınız,” dedi doktor. “Artık başlayalım mı? Zaten kısacık bir işlem.”
Yanında oğlu ve onun eşi, arkasında doktor ile kendisi için hazırlanmış odaya girdi. İçeride güler yüzlü bir hemşire bekliyordu. Odada bir yatak, yatağın yan tarafında ise ağaçlık bir alana bakan, içeriye bol bol gün ışığı alan bir pencere vardı. Dışarıdan kuşların cıvıltıları duyuluyordu. Yaşlı adam odanın sahte olduğunu biliyordu. Yalnızca bir göz boyama, her şeyin sahtesiyle değiştirileceği, gerçeğin elinden alınacağı yerdi burası. Burada gözlerini kapattıktan sonra hayatının geri kalanını geçireceği metal kutuya alınacaktı. Sıra sıra bir sürü benzer metal kutuyla dolu, güneşin ulaşamadığı yer altında bir yere konulacaktı. Oğlunun gelmeyeceğini de biliyordu. Belki yılda bir kez uğrayacak, beş dakika kaldıktan, doktordan duymak istediği şeyleri duyduktan sonra hemen gidecekti. İşte burdaydı, her şeyin bittiği o anda. Halbuki daha dün gece keyifle kitabını okumuyor muydu? Keşke daha fazlasını okumuş olabilseydi. ‘Artık zihnim özgür olamayacak’ diye düşündü, ardından yapabileceği tek şeyi yaparak yatağa doğru yürüdü.
-SON-
21 Aralık 2024 Cumartesi
KISA ÖYKÜ - YİRMİ SEKİZ GÜN
Metin, çeşmeden akan yarı ılık suyla yüzünü yıkayarak sabah mahmurluğunu üzerinden atıp, ayılma girişimini gerçekleştirdiği sıralarda güneş henüz doğmamıştı. Suyu yüzüne çarptıktan sonra aynaya baktı. Gece rahat uyuyamadığı için sersem gibiydi. Banyonun zemini ne kadar da rahat görünüyordu. ‘Şöyle bir uzansam mı? Saçmalama Metin, Behiye uyandığında seni burada yatarken görecek olursa kesin öldü sanıp kalp krizi geçirir.’ Kuruyup sertleşmiş havluyla yüzünü kuruladı. ‘Şu zımpara gibi havluları da bir atmadı. Hiçbir şeyi atmaz ki zaten. Evde adım atacak yer yok atılmayıp konserve yapılan eşyalar yüzünden.’ Aynadan kendisine bakan yansımasındaki çirkinlik gözüne çarptı. Mavi çizgili pijama ve beyaz askılı atlet (atletin üzerinde ve askılarında yer yer delikler vardı), çorap yok. ‘Şu haline bak Metin. Kendine saygısı olan insan böyle mi giyinir? Uyurken dahi olsa şık olmalı insan. Bak Avrupalılara, bak bizim burjuva sınıfına. İpek pijamalar, saten geceliklerle uyuyorlar. Gören de yatıp uyumaya gittiklerini değil de kokteyle katılacaklarını sanır. Acaba bıyığımı kessem Avrupalılara benzer miyim? Sen bıyıksızken bu tiple ancak şempanzeye benzersin oğlum Metin. Şu kollarındaki kıllara bak. Ya atletinin arasından fırlayan göğsündekilere ne demeli? Mutfakta muz var mı acaba? ‘Metin ne yapıyorsun? Muz yiyip daldan dala atlıyorum Behiye, şempanzeyim ben. İn şu koltuktan Metin, kıracaksın şimdi.’
Aynaya yaklaşıp yüzüne yakından baktı. ‘Yüzüm gözüm ne biçim şişmiş. Halbuki filmlerde insanlar nasıl uyanıyorlar? Zinde, neşeli, bakımlı. Heykel gibiler. Hiç bozulmuyorlar. Sonra tabi nezih nezih yatakta kahvaltı ederler. ‘Behiye kahvaltıyı yatakta yapalım. Deli deli konuşma Metin, çarpılırız. Karabasan gelir sonra. Bu karabasan yabancılara niye hiç gelmiyor, onlar niye çarpılmıyor Behiye? Sus Metin. Sus başına bela alacaksın. Karıştırma öte tarafları.’ Havluyu yerine asıp banyodan çıktı, ışığı söndürdü, mutfağa gitti. Pek aç hissetmiyordu. ‘Çay yapsam mı acaba? Boş ver işyerinde içerim.’ Mutfaktan çıkıp oturma odasına gitti. Divanın üzerine dağılmış, okumaya fırsat bulamadığı dünkü gazeteleri bir kenara itti. Bulmaca ekleri, spor ekleri, magazin ekleri, seyahat ekleri, ekleri de ekleri. Ne kadar çok gereksiz yayıntı. Spor ekine şöyle bir göz attı. Şampiyonluğun en büyük adayı falanca takımla, en yakın rakibi filanca takımlar arasında oynanan maçta olaylar çıktı, taraftar sahaya indi, hakem dayak yedi. ‘Sabah sabah okuduğum habere bak.’ Kalktı, yatak odasına gitti. Karısını uyandırmamak için sessizce hareket etmeye özen gösterdi. Dolabı açıp beyaz bir gömlek aldı, kahverengi takımını seçti. Zaten topu topu iki tane takım elbisesi vardı. Bir de kravat aldı. Dolabın sürgülü kapağını usulca kapatmasına rağmen kapak tak diye bir ses çıkarınca panikleyip hemen uyumakta olan karısına baktı. İyi, sesi duymamıştı. Odadan çıktı, tekrar oturma odasına döndü. Televizyonu açtı. Spiker haberleri sunmaya yeni başlamıştı. ‘Bak Metin, spiker de sabahın köründe ayakta üstelik işine başlamış bile ama kıyafetine, zarafetine bak. O da Avrupalı.’ Kıyafetlerini giydi. Kravatını bağlamak için koridordaki aynanın karşısına geçti. Birkaç denemeden sonra eşit bağlayamayacağına hükmedip vazgeçti. O yüzden kravatın ince kısmı diğer taraftan daha uzun kaldı. Aynada kendisine baktı. ‘Biraz adama benzedin Metin. Demek ki neymiş? Kıyafet önemliymiş. Kıyafet dedim de o kadar kiloya rağmen ceket hala bol geliyor. Büyük beden almışım demek. Olsun, seneye de giyerim. Ha ha ha, çok espriliyim bugün. Harcanıyorum memuriyette. Ünlü olmalıymışım ben. Şimdi de ünlü komedyen Metin Kaçan muz yiyen şempanze taklidi yapacak ama karısı görmesin kızıyor.’ Oturma odasına geri döndü. ‘Saçımı taramadım galiba.’ Aynanın karşısına tekrar geçti. ‘Evet, taramamışım. Zaten bir avuç kalmışlar, onlar da beyaz. Beyazlayan saç dökülmezdi hani? Ama dökülen saç beyazlar Metin.’ Her zaman aynanın yanında duran yılların yorgunu tarakla saçını yana doğru tarayıp düzeltti. Yüzü dikkatini çekti. ‘Vay be, yaşlanmışım. Benim bu çizgili yüz Orhan, senin değil. Boşuna sahiplenmeye kalkma. Noterden tasdik ettirdim.’ Tekrar oturma odasına gitti. Kahvaltı etmediği için kendine kalan fazla vakitte ne yapacağını bilemediğinden elini ayağını koyacak yer bulamadı. Bir türlü rahat edemedi. ‘Yarım saat var daha servisin gelmesine, ne yapacağım şimdi? Avrupalılar ne yapar bu durumda?’ Televizyonun kumandasıyla kanallar arasında gezinmeye başladı. Haberler, haberler, spor haberleri (hakem yumruğu yerken), video klip, çizgi film. ‘Bu saatte hangi çocuk izliyor bunları?’ Haberlerde karar kıldı. Ankara gündemi yoğun. Ya vatandaş ne diyor? Frenleri patlayan kamyon ikinci kattaki daireye girdi. Haberler yüzünden morali bozuldu, televizyonu kapatıp henüz erken olmasına aldırmadan evden çıktı.
İşyeri servisini beklediği yere on dakikada yürünüyordu. Beklemekten hiç hoşlanmadığı için her zaman yürüdüğünden daha yavaş yürümeye çalıştı. Beceremedi. Hızlı yürüdüğünü fark ettiğinde kendini frenliyor sonra ayaklarının alışkanlığına boyun eğerek yeniden hızlanıyor, vaktin henüz erken olduğunu hatırlayınca tekrar yavaşlıyordu. Böyle yavaş yürümeye çalışırken anlamsız hareketler yapıyormuş gibi geliyordu ona. Yolda yanından geçen insanların, karşı kaldırımdakilerin, çöpü karıştıran kedinin yürüyüşüyle alay ettiği fikrine kapıldı. ‘Anne şu adam yürümeye çalışıyor ama bacakları, dizleri sanki yokmuş gibi alakasız hareketler yapıyorlar.’ ‘Çevir kafanı bakma adama öyle dik dik. Bakma, kaçırır yer seni sonra.’ Onunla ilgilenmeyen tek kişi elindeki kurumuş dallardan yapılma süpürgesiyle sokakları süpüren çöpçüydü. Kendisinin adamın umurunda olmadığını gördüğünde yürüyüşüyle alay edildiğini düşündüğü zamankinden daha çok kızdı. ‘Niye ilgilenmiyor bu adam ne kadar komik yürüdüğümle? Kim sanıyor kendini? Hemen süpürmeyi bırak, sokaklar pis kalsın. Önemli olan benim yürüyüşümü izlemek. Hemen esas duruşa geç. Kaç tertipsin sen? Daha askerliğin çok, sonra süpürürsün.’ Ne kadar uğraşsa da servisi beklediği köşe başına erkenden vardı. Bir sigara yaktı. Daha iki nefes çekmişti ki servisin yaklaşmakta olduğunu gördü. ‘Vay demek bugün erken gelmeye karar verdin. Ya ben evden erken çıkmamış olsaydım? Beklemeden gidecektin değil mi? Alay eder gibi. Saf saf dikilecektim senin geleceğin umuduyla. Otobüs durağına da gidemeyecektim, ya şimdi köşede görünürsen diye bir sürü otobüs kaçıracaktım.’
Servis oldukça gürültülü bir biçimde Metin’in önünde durdu. Metin sigarasını atıp eski püskü minibüse bindi. ‘Günaydın, günaydın. Yine herkes tek başına cam kenarına kurulmuş dışarıyı izliyor. Mecburen birinin yanına oturacağız. Sinan’ın yanına oturamam adam iki kişilik koltuğu kaplıyor zaten. Aylin Hanım da yanına oturulmasından rahatsız olur, söylenir durur. En arka? Yok olmaz, müdürlerden biri orada oturuyor. Hah şurası olur. Kim bu? Tanımıyorum, yeni memur herhalde.’ Ayağının ayarı olmayan servis şoförü, Metin oturacağı yere karar vermeye çalışırken gaza aniden basınca, Metin uçarak tanımadığı memurun yanındaki boş koltukta buldu kendini. Günaydınlaştılar. Ön tarafta oturan Sinan arkaya doğru yarım dönerek,
“Metin,” dedi. “Ne kadar kaldı?”
“Yirmi sekiz gün,” diye cevap verdi Metin.
“Vay be yirmi sekiz gün sonra yoksun. Biz görebilecek miyiz bakalım emekliliğimizi?”
“Görürsün görürsün. Otuz yılın nasıl geçtiğini anlamadım bile. Sanki daha dün başlamışım gibi geliyor. Ne oldu bize Sinan?”
“Yaşlandık abi.”
“Yaşlandık doğru.”
“E, artık ikramiyenle bir dünya turu yaparsın.”
“Yaparım tabii. Hanımı alırım ilk durak Yunanistan, tabak kırarız. Oradan İtalya’ya Pisa Kulesi’ni düzeltmeye. Sonra Fransa, İngiltere.”
“Almanya’ya gitmiyor musun?”
“Hayır, onlar yüzünden yenik sayıldık.”
Gülüştüler. Servis yoldan bir iki kişi daha aldı. Onlar da sohbete katılınca zaman hızla geçti. İş yerine vardıklarında mesainin başlamasına yirmi dakika vardı. Cuma günleri trafik hep tenha olurdu. ‘Sanki herkes perşembeye kadar çalışıyor. Nereye gidiyor pazartesi işe giden onca insan? Hepsi yazlıkta tatildeler. Neyse biz çalışalım.’
Çalıştığı bölüme girdiğinde birkaç kişi daha gelmişti. ‘Günaydın.’ Çaycı geldi. Metin bir bardak çay aldı, bir de kahvaltı etmemiş olduğundan poğaça.
“Bana da bir bulaşık suyu ver, Ahmet,” dedi içeriden bir memur. Mesaisi saat yedide başladığından içlerinde en erken gelen oydu.
“Aşkolsun Mehmet abi, ne bulaşık suyu, yeni demledim valla.”
“Akşamdan kalmıştır o.”
“Yok valla,”
“Göreceğiz şimdi. Metin, ne o, kahvaltıyı burada mı yapıyorsun? Hanım kahvaltı hazırlamıyor mu sana?”
“Hastaydı bu sabah uyandırmadım.”
Çay gerçekten bulaşık suyu gibiydi, poğaça ise tatsız tuzsuzdu, donuk yağı damağına yapıştı. ‘Sattıkları şeylere bak, sonra bizden alışveriş yapmıyorlar diye ağlıyorlar. Getir şöyle taze börekler, poğaçalar, yap taze demlenmiş tavşan kanı çay. Olmaz değil mi? Kârdan gider. Ver kalitesiz ürünü memura.’ Kendisine seslenildiğini duydu. Sinan’dı.
“Efendim?”
“Bir tutanak tutsana.”
“Daha mesai başlamadı, bir dur şu krallara layık, mükellef kahvaltımı edeyim tutarız.” ‘Niye hep ben tutuyorum bu tutanakları? İyi ki bir kere ben tuttum ha, hemen üzerime yapıştı. Al iştahım kaçtı, bakayım şuna bir.’ Bilgisayarı açtı. Klavyenin harflerini tek tek uzun uzun aradıktan sonra yazmaya başladı.
Tutanağı yazmayı bitirdiğinde arka tarafta bir gürültü koptuğunu duydu. Kalkıp ne olduğuna bakmaya gidince Sinan’ın zayıf, çerçöp bir memur olan Murat’ı kucaklayıp etrafında döndürdüğünü gördü. Bir yandan da çocuk gibi gülüyordu. ‘Burada ne kadar da doğal, içten davranabiliyoruz. Lüks plazalarda çalışanların böyle bir şey yaptığını düşünemiyorum. Onlar Avrupalılar gibi kasıntı dururlar. Bizde öyle değil. Herkes içten.’ Metin aklından bunları geçirirken Sinan’ın belini tutup feryat ederek iki büklüm olduğunu gördü. Anlaşılan ağırlığı dengesiz kaldırdığından belini incitmişti. Hemen yardıma koştular.
“Sinan ne oldu oğlum? Kalkabilecek misin?”
“Ah, belim! Yok kalkamam ben, hastaneye götürün beni doğrulamıyorum.” Sinan ağladıkça etraftan gülüşmeler oluyordu. “Gülmeyin oğlum acı çekiyorum ben burada.” İki kişi Sinan’ı kollarına girdiği halde taşıyamayınca bina içinde malları taşımak için kullanılan büyük arabalarından birine yatırdılar. “Gülmeyin be, oy rezil oldum oy.” Araba yük asansörüyle aşağıya indirilip bir araç ayarlandı ve görev gazisi acil servise uğurlandı.
Metin masasına döndü. Servis erken geldiği için içemediği sigara aklına geldi. Dışarı çıkıp bir tane yaktı. Baharın bitmeye yüz tuttuğu, yazın iyice kendini belli ettiği bu günlerde hava iyiden iyiye sıcaklığını hissettiriyordu. Az önceki sonu hastanede biten olayın taraflarından biri olan Murat yanına geldi. Hava sıcak olduğundan kısa kollu, beyaz bir gömlek giymişti fakat çıkarma emri henüz gelmediğinden kravat da takıyordu. Metin elinde olmadan güldü.
“Oğlum, kravat takacaksan bari uzun kollu bir gömlek giy, böyle olur mu hiç?”
“Zevkten mi takıyorum sanki abi?”
“Orasını bilmem Murat. Cücüğe benzemişsin. Hani soğanın ortasında olur da pıt diye çıkarıp çatırt diye yersin ya.”
Sigarasından derince bir nefes çekip ciğerlerinin en ıssız yerlerini bile dumanla doldurdu. Tam keyfini çıkarıyordu ki yine kendisine seslenildiğini duydu. Asansör iki kat arasında sıkışıp kalmıştı. Anlaşılan bugün sigara içmesi istenmiyordu. Sigarayı Murat’a verdi, içeri gitti. Bedava gelen sigarayı memnuniyetle aldıktan sonra keyifle dumanını çekip üfleyen Murat, mutlu mutlu sırıtmaya başladı. Metin eskimiş, yorgun, loş merdivenlerden aşağı inip asansör şalterinin yanında gitti. Kapatıp açtı. ‘Al işte bu iş de benim üzerime kaldı. Bir şeyi bir kere yapmayıver.’
“Çalıştı mı?”
“Çalıştı abi.”
“Tamam.”
Metin tekrar merdivenlere yöneldi ve oflaya puflaya yukarıya çıkmaya başladı. ‘Bu merdivenler her zaman böyle dik miydiler? Fark etmemişim. Fark etmem otuz yıl almış. Nereye bakıyordum otuz yıl boyunca? Merdivenlere bakmadığım kesin. Duvarlara zaten bakmamışım. Sıvaları dökülmüş, çatlamış. Niye görmemişim? Görmüşüm de aldırmamış mıyım? Niye ilgilenmemişim? Bencilim çünkü. Yalnızca zamanla ilgilenmişim. Çay saati gelsin, yemek saati gelsin, çıkış saati gelsin. Acaba evde fark etmediğim neler var? Behiye biliyor da söylemiyor mu? İçten içe üzüyor muyum onu yaptığımın farkında bile olmadan? Neden farkında değilim hiçbir şeyin? Bencilim çünkü. Kendimi zamanın akışına kaptırmışım. Neden onun efendisi değil kölesi oldum? Herkes öyle yapıyor çünkü. Ben herkes değilim ama. Metin Kaçan’ım ben. Bireyim, özgürüm. Yirmi sekiz gün sonra emekli oluyorum. Artık etrafıma dikkat etmeyi öğrenir miyim, çok mu geç kaldım yoksa? Hiçbir zaman geç kalınmaz değil mi? Merdivenleri tek tek sayarım iner çıkarken. Elimi duvarlarda gezdirir çatlaklarının hikayelerini dinlerim. Yaparım değil mi? Yaparım tabii. Yalnız etraf neden karanlık, gözlerim mi kapanıyor? Başım ağır sanki. Şuraya biraz oturayım, uzanayım hatta. Nasıl olsa kalkınca gene dikkat ederim. Evet ederim, tek yapmam gereken ayağa kalkmak.’
“Gel Metin.”
“Biri bana mı seslendi?”
“Gel.”
“Ah, sizi görmedim. Hep orada mıydınız?”
“Ben hep senin yanı başındaydım Metin.”
“Sizi de fark etmemişim, hiçbir şeyi fark etmediğim gibi. Lütfen kusuruma bakmayın. Bundan sonra her şeyi fark edeceğim ama.”
“Beni kimse son ana kadar fark etmez.”
“Avrupalılar da mı fark etmez?”
“Avrupalılar da fark etmez. Her zaman yanı başınızda dururum ama kimse beni son ana kadar görmez. Benim lanetim de bu.”
“Ya, halbuki beyazlar içinde ne kadar da güzel bir kadınsınız. Artık gelmem lazım değil mi?”
“Evet Metin, gel.”
“Geliyorum, geliyorum. Sigara da kaldı ama.”
“Koşun Metin Abi merdivenlerde yatıyor.”
“Ne olmuş?”
“Bilmiyorum abi, nefes almıyor gibi.”
“Ne zamandır orada?”
“Bir saat önce asansör sigortasına bakmaya gitmişti.”
“O zamandan beri kimse görmedi mi?”
“Yok.”
“Kalbi atmıyor galiba.”
“Ambulans çağırın.”
“Gitti adamcağız. Emekli olacaktı yirmi sekiz gün sonra.”
-SON-
19 Kasım 2024 Salı
Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 2024 Seçkisi
Yerli Bilimkurgu Yükseliyor 2024 Bilimkurgu Öykü Seçkisi çıktı. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor'un 'Pusula' temalı öykü yarışması birincisi öyküm seçkide. Keyifli okumalar.
28 Ekim 2024 Pazartesi
1 Nisan 2024 Pazartesi
NEON NEXUS DERGİ'NİN 3. SAYISINDA YAYIMLANAN "KAPAKSIZ GÖZLER" İSİMLİ ÖYKÜMDEN BİR BÖLÜM
Kimlik kartımı kontrol ederken yüzündeki memnuniyetsizliği gizleme gereği duymuyor. Hatta asık suratını özellikle görmemi istediğinden eminim. Beni bilinçli olarak huzursuz etmeye çalışıyor. Fark etmemiş gibi yapıyorum ve bir perinin sihirli değneği ile kutsanmamış ruhsuz bir tahta kukla gibi duygudan yoksun poker suratımla bekliyorum. Özellikle oyalandığının farkındayım. Herhangi bir açık vermemi bekliyor. Boşuna zaman kaybediyor, bedenim serotonin yüklü. İçimde panik olarak değerlendirilecek hiçbir kimyasal reaksiyonun tetiklenmesi mümkün değil. Yüzünde çizgiden eser yok. Hayatı boyunca hiç gülmemiş olabileceğini düşünüyorum. Yaptığı iş için oldukça uygun bir özellik. Bir güvenlik görevlisinin kimseye sahte sahte gülümsemesine gerek yoktur. İşini düzgün ve hatasız yapmak istiyorsa bu tür sosyal zorlamalar ikinci planda olmalıdır.
“Deriniz sentetik mi Korhan Bey?” diye soruyor. Başımla onaylıyorum. “Neden?” diyor...
DEVAMI NEON NEXUS 3. SAYIDA
31 Mart 2024 Pazar
YERLİ BİLİM KURGU YÜKSELİYOR'UN 2024 SEÇKİSİ İÇİN DÜZENLEDİĞİ PUSULA TEMALI ÖYKÜ YARIŞMASINDA BİRİNCİ OLAN ÖYKÜMDEN
Gözüm kamaştığında geniş siperlikli şapkamı yüzüme vuran güneş ışığını kesmesi için iyice aşağı doğru çektim. Normalden daha sıcak bir gün oluyordu ve sopamdan destek aldığım halde yürümeyi sürdürmek iyice zorlaşmaya başlamıştı. Her adımımda botlarım kurumuş topraktan bir karış toz kalkmasına sebep oluyorlardı. Biraz ileride kayalık bir alan, onun hemen ardında çirkin görünüşlü dallara sahip tek tük ağaçlar görünüyordu. Sonrasında ne olduğunu ise kim bilebilirdi? Hafif bir titreşimin sesi geldi kulaklarıma. Gövdesini iyice yuvarlayıp toplayarak alarm durumuna geçmiş, kuyruğunun ucundaki çıngırağı ‘Yanıma yaklaşma!’ dercesine uyarıyla sallayan ufaklıktan uzaklaşmak için hafifçe yön değiştirerek yoluma devam ettim. Gerçi zehirli dişlerinin botlarımı aşması mümkün değildi. Hemen önümdeki toprak parçaladığında durdum ve botlarımın üzerine yağan ufak taş yağmurunun bitmesini bekledikten sonra başımı kaldırıp şapkamın altından demir bilyenin geldiği yere baktım. Namlusundan dumanlar tüten tüfeği üzerime doğrultmuş kız on sekiz, yirmi yaşında ya vardı ya yoktu. Arkadaşı da öyle. Her ikisinin de kıyafetleri eskiydi, güneşten esmerleşmişlerdi ve toz toprak içindeydiler.
“Kimsin, buraya neden geldin?” diye sordu ince sesiyle...
DEVAMI YERLİ BİLİM KURGU YÜKSELİYOR'UN KASIM 2023 72. SAYISINDA:
-
Çocukluğumdan beri çizgi romanlara ilgim vardır. Okumayı öğrendiğimizde (80’li yıllar) arkadaşlarım gazete bayisinden -o zamanlar küçük ga...
-
‘Geç kaldı’ diye düşündü oturduğu bankın etrafında sağa sola aceleyle koşuşturan güvercinlere bakarak. Avucundaki yemleri onlara doğr...
-
“Beni duyabiliyor musun?” “Çok net, cızırtı olacağını düşünmüştüm.” “Cızırtı için çözümlerimiz var. Kendini nasıl hissediyorsun?” “Tüm sınır...